a
Cüneyt Akçatepe

Cüneyt Akçatepe

26 Eylül 2021 Pazar

DEVŞİRİLEN ZİHNİYET!..

DEVŞİRİLEN ZİHNİYET!..
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Belki Batı’nın en önemli vasfı yüzyıllarca gözümüzün önünden kaçırılmıştı pervasızca; taklit medeniyeti olmayışı. Evet, hırsız içeride olunca, kapıya kilit dayanmamıştı…
Peki idrakimizi mahpus kılan hakikat neydi? Meşhur Fransız fizikçi Pierre Curie, Orta Çağ karanlığını güneş gibi parlatan Müslüman âlimlere hayranlığını şöyle dile getirmişti: “Müslüman Endülüs’ten bize otuz kitap kaldı, atomu parçaladık. Şayet yakılan milyonlarca kitabın yarısı kalsaydı, çoktan galaksiler arası seyahat ediyor olacaktık.”
Fakat Batılı bilim adamları ve mütefekkirler nedense yelkenlerini ‘Doğululaşmak’ gibi bir tabire ve gayrete indirmemişlerdi. ‘İlim insanlığın ortak hazinesidir’ düsturunu bizden iyi kavramışlar ve kültür mirasını bırakıp Şark konağına hicret etmeyi düşünmemişlerdi.
Biz neden onların ilerleyiş şeklini kavramaktan acizdik? Acaba asıl sebep, Batı’nın Türk kimliğiyle devlet kademelerini işgal ettirdiği maskeli piyonlarını göremeyişimiz miydi?
Osmanlı 18. yüzyıldan itibaren Batılı ülkelere peyderpey verdiği ticari tavizler neticesinde büyük bir yıkıma doğru gidiyordu. Osmanlı toprakları onların açık pazarı haline gelirken fikirlerin bedavadan dağıtımı da hız kazanıyordu.
Milliyeti nisyân ederek her işimizde
Efkâr-ı firenge tebaiyyet yeni çıktı (Ziya Paşa)
Sadece Bâb-ı Âli’nin tercüme odalarında Fransız roman ve tiyatrolarını çeviren bir enkaz yığınından başka bir netice beklemek mümkün müydü?
Bu serüven ‘Muasırlaşmak’ gibi gösterişli ve cezbedici bir kelime etrafında şekillenmişti. Fakat gerçekte olan, ‘Çağdaşlaşma’yı ‘Batılılaşmak’ zanneden ‘Zavallılar’ eliyle Batı’dan devşirilen ithal kanun ve kurumları -geçmişi iki bin küsür seneye dayanan Türk devlet geleneğinin süzgecinden geçirme zahmetinde bulunmadan- faal bir hale getirmekten ibaretti.
Devlet Bahçeli Bey’in 01.12.2020 tarihinde Meclis Grubunda milletvekillerine hitaben yaptığı şu konuşma, bu meseleye şöyle değinmişti:
“19. yüzyılda vezirlik, nazırlık, sadrazamlık görevlerini üstlenmiş Saffet Paşa, medeni bir ülke hâline gelmek için Avrupa’nın bütünüyle kopya edilmesini ısrarla tavsiye ve tembih etmişti.
Öze değil kabuğa bakmıştı, mazrufa değil zarfa kafa yormuştu.
Elbette akıl tutulmasına ve teslimiyetçilik anaforuna düşen yalnızca bu Paşa değildi.
Tanzimat ve Meşrutiyet süreçlerinin kategorik biçimde savurduğu devlet ricali maalesef çareyi kendi özünde, kendi değerlerinde, hemen yanı başında duran millî ve manevi hasletlerde görmedi, göremedi.
Ya görmesini bilemediler, ya da gördüklerini özümsemediler.
Ruh kökleri tarih ve milletle bir olan fikir ve siyaset adamları için haysiyet, abeste direniş değil hakikate gönüllü teslimiyettir.
Aydın geçinen zavallılar, Batılı dostları alınmasın diyerek tarihi boyunca birikmiş dev hazineleri, haşmet ve görkem aydınlığıyla parlayan muzaffer geçmişi utangaç çocuk edasıyla gizlemeye çalıştılar…”

Ya sonrası…
Eğitim Batı kaidelerine emanet edildi; askeri ve siyasi nizam onların ellerinde büyüyüp gelişen kelepçeli ruhların, kendinden başka doğru tanımayan Orta Çağ fideizminin, kanatlarına bırakıldı. Misyonerlik faaliyetleri neticesinde kendine düşman bir zümre tesis olundu.
Maalesef, güneş balçıkla sıvanamadı; Tanzimat (1839) ve Islahat’la (1856) beraber ‘Muasırlaşan ve Batılılaşan’ güzide imparatorluğumuzun Batı’nın romanından musikisine bir yığın ‘değer’iyle hemhal olup ‘çağdaşlaşma’sı seksen sene ayakta kalmasına yetmedi ve ‘Fatih’leriyle çağları aşan Devlet-i Âliyye, medeniyetler mezarlığı olan tarihin talihsiz sularına intikal etti.

Unutulan neydi?
Tanzimat Dönemi’nde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun başvekili olan Osmanlı dostu Prens Metternich, bir mektubunda, yok oluşa sebep olacak hadiseler silsilesini bizden evvel tahmin etmiş ve o devir aydınlarının hatırına getirmeyi zul saydığı esası âdeta haykırmıştı:
“Avrupa’yı taklit etmeyin. Siz aslınıza, milli ve manevi değerlerinize dönün. Türk kalınız! Bizi taklit ederseniz, Osmanlı yıkılır!”
Nasıl oluyor ki, on yıllarca öve öve bitirilemeyen Tanzimat Devri’nin Batılı münevverleri Prens Metternich kadar önsezi sahibi olamamıştı?
Üç kıtaya hükümran olan bir medeniyetin varislerinin kendisine bir yön, kutup tayin etme gayreti nereden gelmekteydi? Tanzimat’tan bu yana süregelen, ‘Müslüman mintanı giyen şeytanlar’ eliyle ısıtılıp ısıtılıp servis edilen ve iki asır aydınlarımızın zihnini heba eden Doğu-Batı kavgası, milli mefkûreleri unutturmak için kurulan bir tuzak değil de neydi?
Bizler devşirme bir medeniyetin değil, sinsice devşirilen bir zihniyetin esaretine iki asır boyun eğdik. Kaybedilen milyonlarca kilometre kare topraksa sadece neticeydi, güçlenir geri alırdık ecdadımızın kanıyla yoğrulan toprakları. Türk aydını ruhunu kaybetti, ruhumuzu… Şimdi tespih tanesi gibi dökülen şahsiyetimizi avuçlarımızla topluyoruz.

 

Yazan: Cüneyt Akçatepe

Devamını Oku

Zamansızlar Ülkesi…

Zamansızlar Ülkesi…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

‘Türk gibi başla, Alma gibi devam et, İngiliz gibi bitir’ dediler yıllarca, kendini bitir demenin en latif hâliydi kulaklarda.
Aslını tanıyamamak, şuurun dehlizlerinde hakikat kıvılcımlarıyla cemiyeti, toplumu anlamaktan daha kolaydır daima.
Haberlerde hep çıkar karşımıza. Kışın açık boğaz dar bir penye, yazın zemherî bir ihtişamı omuzlayan izbe bir pardesü…
Adamın biri, dehşetli bir fırtına olacağı haberini günlerce zihninden çıkaramamış. Bütün ihtiyaçlarını, zaruri olanları da dahil, internetten temin ediyor, asla evden bir adım öteye gitmiyormuş.
Aradan aylar geçmiş, usanmış, bıkmış ve belki kendini iğfalle, artık fırtına olmayacağına kanaat getirmiş.
Nitekim ev eşrafı da, ‘hürriyet’lerine kavuşacağı anı, tıpkı yıllarca esir olan bir gazinin yavuklusuna kavuşacağı anın vecdiyle bekliyormuş.
Ertesi gün, hazırlıklar yapılmış, tedbir ve tereddüdün ruhu gıcırdatan ürpertisiyle çıkılmış gezintiye. Ve aniden bir hortum alıp götürmüş zavallı aileyi ebediyete.
Tanzimatla beraber hayatımıza giren ‘hürriyet’ mefhumunun hazin hikâyesi; zamansız aldanışlar…
Reşit Paşa, Âli Paşa, Avni Paşa, Mithat Paşa; hepsi müsavat naralarıyla bir neslin aydınlarını zehirleyen zorba komitacılar.
Bir imparatorluğa, koca bir maziye ithal kanunlar tatbik edenler.
Dinleri Avrupa, mabetleri İngiltere. Devrin maskaraları, tapındıkları elinde idamla ziynetlenen zavallılar.
Zamansızlar hiç dinmedi. Ruslarla harp etmemek için dirayetle direnen koca bir sultan, o gün Rus dostu, bugün toprak kayıpları müsebbibi ilan edildi.
Aydınlarsa durmadı. Milliyetçilik mefhumu ırka hapsedildi. Enver’lerin Ziya’sı koca cihan devletini zifiri karanlığa düçar etti.
Dün muhtelif milletlerin ceminden mürekkep bir devleti ırklara bölmek emsalsil bir mefkure, bugün Afganistan’a, Türkistan’a destek vermek laik tasmalılar tarafından yobazlık(!) ilan edildi.
Türk Lisan Birliği, Gaspıralı’ların hayaliydi. Bir olan alfabe, önce binlerle parçaya ayrıldı. Sonra lisan birliği naraları atıldı. Gün geldi, bir ikisi hariç Türkler latinizmde ittifak etti.
Sonrasıysa daha vahim.
Âriflerimiz, Türk dilinin mahalli ve fonetik unsurlarının, sesli harflerdeki ciddi farkların latin harfleri sebebiyle Türk birliğine engel teşkil ettiğini gururla itiraf etti.
Romanların izmleri uğruna Türk şiiri katledildi. Tasviye bir dili hecümerc etti.
21. yüzyıl için, Türk şiirine ölü, romanlara tuğla denildi.
Velhasıl, bu “Zamansızlar Ülkesi”nde, özgürlük maskesiyle yoğrulan her ihtilal, zorbalıkla izdivaç eyledi.

Devamını Oku

TÜRK’ÜN EVLATLARI

TÜRK’ÜN EVLATLARI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Dünyada mevcut bulunan irili ufaklı iki yüz sekiz devletin altmış dördü Osmanlı’ya bağlıydı. Gizli ellerin perişan ettiği bu garabet yuvasında aranan fakat mevcut şartlarda bulunması giderek imkânsızlaşan hoşgörü, adalet ve insanlık Osmanlı’nın kalbiydi.

Bulgaristan’ı, Kosova’yı, Slovakya’yı ve diğer onlarca devleti fetheden Osmanoğulları, onları anadilinden asla mahrum etmedi. Fethettiği topraklardaki insanların hürce kendi dillerinde, dinlerinde ve kültürlerinde eğitilmesine bile müsaade etti.

Osmanlı kazandığı toprakların ürkek evlatlarına şeref ve izzet gösterdi. Süngüsü muhabbetti. “Milletim” dedi onlar için. Edep ve hayanın izinde sevgiyle varlık bulup yeşeren birliğin kapısı böyle tahkim edildi tarihin en uzun ömürlü medeniyetinde.

Tarih asırlarca ırk mefhumundan ırak Türklerin himayesindeki huzurla müreffehti. Sonra Fransız İhtilali’yle yeryüzü yeni bir “tarz-ı telakki”ye ve bakış açısına sürüklendi. Batı önce beyazları kayırmıştı. Sonrasıysa daha vahim…

Dünya için belki yeni bir renkti bu tiyatro. Yeni bir hayal ve umut kapısıydı onların varlığında. Biz Türkler içinse büyük bir oyun.

Nitekim bu oyunun nelere şamil olduğunu anlamak için yirminci asra kadar “Osmanlıca” ve “Osmanlılık” diye bir kavramın olmadığını söylemek yeterliydi. Şemsettin Sami Bey, Osmanlı devrinde yazılan şaheser sözlüğüne “Kamus-ı Türki” ismini vermişti. “Osmanlılık”da yirminci asrın başlarında ortaya atılan bir mefhumdu. Bu sakıt kavramları kim neden hangi hedefle uydurmuştu?

Osmanlı padişahları halka “Türk milleti” diye hitap ederdi. Son sultan Vahidettin Han ülkesinden ayrılmak zorunda kaldığında bütün mal varlığını hazine-i hassaya bırakırken, “Mukaddes emanetler ecdadımın Türk Milletine armağanıdır!” diyerek Türk’ün evlatlarına veda etti.

Fakat buna rağmen bizler sanki Türklüğümüzü yok saymışız gibi bir desise zihnimize zerk edildi. Buna binaen her asır bir kavim biz Türklere düşman edildi. “Millet-i Sadıka” demiştik Ermenilere. Bir zaman önce düşman ettik onları kendimize. Bedeliniyse ödemedik mi topraklarımızla? Türk’ün evlatları, Suriyeli ve Güney Türkistanlı kardeşlerimiz için çevrilen yeni oyuna yine aldanacak mıydı?

Devamını Oku

Büyük oyunu bozabilmek!

Büyük oyunu bozabilmek!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Afganistan’ın kara bahtı…

 İslamiyet öncesinde Saka Türkleri ve Ak Hunlara ev sahipliği yapan Afganistan, İslamiyet sonrasında Büyük Selçuklulardan Gaznelilere, Timurlulardan Babürlülere kadar uzanan Müslüman Türk yurdu hüviyetine sahipti.

18. asırdan itibaren başlayan iç kargaşalar devamında İngilizlerin ve Rusların işgaline zemin hazırlamıştı. O coğrafyada yaşanan İngiliz mezalim ve fitnesini yazmak kabili mümkün değildi. Son Babürlü hükümdarı Bahadır Şah (ö. 1862) İngiliz işgaline direnemeyip İngilizlere teslim olduğunda başına gelenlere bakmak Batı’nın hummalı portresini anlamak için yeterliydi.

 Müstevlilerin derdi Müslümanların imanını gasp etmekti. İngilizler yirminci asırda kendi arzusu doğrultusunda fitne unsurlarıyla dolu bir rejim tesis ederek Afganistan’dan çekildi. Bunu daha iyi görebilmek için Emanullah Han ve Topal Molla’nın İngiliz’e nasıl hizmetkârlık yaptıklarını bilmeliydi. İkisi de kendi adamı olmasına rağmen İngilizler onları birbirine kırdırarak ülkeyi ‘’mahv u perişan’’ etmiş, figanlar hiç dinmemişti.

 Sonra sıra Kızıl Rusya’ya gelmişti. Cüveyni’nin Tarih-i Cihangüşa’sında Moğollar için söylediği, ‘’Geldiler, talan ettiler, yaktılar, yıktılar, öldürdüler, köle ettiler ve gittiler.’’ sözleri sanki asırlar sonra tekrar tecelli etmişti. Fakat İman dolu göğüslerini düşmana siper eden Afganistanlı mücahitler asla köle olmamış, komünistlerin bir milyondan fazla katliamına rağmen canlarını verseler de imanlarını teslim etmemişlerdi.

 Koskoca Türkistan coğrafyası sömürge devletlerinin ‘’Tampon Bölge’’si haline gelmişti. Günümüzde yaşanan hadisatın temeli de 1978’de başlayan komünist darbesi ve Afganistan’ın yerli komünist iktidarları ve 90 sonrası siyasi mücadeleler ve iç savaşlardı.

 Son olarak sabık Amerika başkanı Bush’un ‘’Haçlı Seferleri’’ olarak nitelendirdiği 2001 darbesi, Afganistan’ı daha da perişan etmişti. Fakat Afganistan halkı, iki asır içersinde süper güçlerin tasallutu altında kalsa da, Türk’üyle, Peştun’uyla, Tacik’iyle ve diğer milletleriyle Afganistanlı mücahitler, içi dışı kan arzusuyla yoğrulmuş zorba devletlere karşı bir ve bütün olarak mücadele edememiş olsa da, yine de her defasında işgalcileri geri püskürtmeye muvaffak olabilmişlerdi.

 Gazneli Mahmut’tan Timur Han’a, Hüseyin Baykara’dan Ali Şir Nevai’ye kadar Türk İslam şuuruyla parıldamış şimdilerde kimsesiz topraklar yine bir süper güç işgalinde kalmamak için derhâl bir ve beraber olmalıydı. Yoksa imparatorluklar mezarlığı olan Afganistan coğrafyası medeniyet kalıntılarından ibaret kalacaktı.

 Artık Batı’nın ektiği kavmiyet tohumundan ırak birlik ruhu elde edilemezse, bu sefer de Çin’in istilacı sinsi politikasına engel olunamayacak, Batı’nın facia torbasında boğulan Afganistan’ın, Güney Türkistan’ın, Müslümanlık ve Türklükle kemikleşen o garipler diyarının akıbeti yeni felaketlere rüzgârla sarsılan fidanlar gibi savrulacaktı.

 

 Büyük oyunu bozabilmek!

 90’lı yıllarda Afganistan’da siyasi guruplar birbirlerini yerken halk açlıktan, yoksulluktan ve yolsuzluklardan bizar olmuştu. Taliban’a belki bu karışıklıklardan dolayı Afganistan halkı önce samimiyetle sığınmış ve Taliban 1996’da Kabil’e girdiğinde, halk ‘’Oh be!’’ diyebilmişti.

 Fakat o dönemde Taliban’ın keyfi tatbikatları halkı Taliban’dan soğutmuş ve uzaklaştırmıştı. Fakat yirmi senedir Amerika’nın işgalci devlet olarak yaptığı mezalim, halkı tekrar Taliban’la yakınlaşmaya mecbur etmişti. Taliban da belki eski hatalarından vazgeçemez miydi?

 Bugünlerde çıkan haberlerse Batı güdümlü medyaların Türkiye halkını yanlışa sürüklemek için tesis ettiği karanlık nizamın herzeleriydi. Taliban tarafından 2001 senesinde 11 gün esir alınan İngiliz gazeteci Yvonne Ridley, Batı medyasının Afganistan ve Taliban’a dair Batı’nın cehaletiyle dünyayı aldattığını ifade etmesi, esasen Batı’nın Müslümanların ve Türklerin zihninde nasıl bir Taliban resmi çizmeye çalıştığını da gözler önüne sermiyor muydu? Kâbil havaalanındaki facianın müsebbibi sanki Batı ve ABD değilmiş gibi tezviratta bulunanlar acaba kimin kuklasıydı? İngiliz gazeteci Ridley beyanatının devamında Batı’nın vahşetini tekrar gözler önüne, ‘’Batılı izleyiciler önce hepsinin çıkmasını istiyor, sonra ise ‘bunlar koyu tenli insanlar, sakalları var, onları ülkemizde istiyor muyuz?’ diye düşünüyorlar. İşin içinde bir sürü bağnazlık, ön yargı ve ırkçılık var.’’ diyerek sererken sömürge aydınlarının tavrı neden Batı’dan taraf oluyordu?

 Taliban’ın ABD ile anlaşıp anlaşmaması bizdeki mankurtları neden rahatsız ediyordu? Taliban kiminle anlaşacaktı, Suriye’yle mi, Irak’la mı, Pakistan’la mı? Afganistan’ı işgal eden devlet kimse Taliban da ülkesini belki birtakım tavizler vermek zorunda kalsa da işgalden kurtarmak için anlaşma yoluna gidecekti. Elbetteki devletler siyaset veya şartlar gereği farklı devletlerle anlaşacaklardı. Fakat burada önemli olan anlaşmanın ne olduğu ve anlaşmada maddelerde nelerden bahsedildiğiydi.

 ABD devlet olarak tanımadığı Taliban’la Şubat 2020’de yaptığı anlaşmada Afganistan’ın toprak bütünlüğü ve Taliban’ın terör faaliyetlerinden uzak durması konusunda anlaşmıştı. ‘’Ha Taliban ha Amerika…’’ diyenler acaba Amerika’ya karşı Taliban’ın toprak bütünlüğünü sağlama çabasından mı yoksa ABD ve Batı’nın onların medyalarına göre katlettiği 172 binden fazla insanın –ki 50 bin civarının sivil olduğu söyleniyor-  Amerika halkı tarafından devletlerine olan itimadı sarsmasından mı rahatsızdı?

 2001’de devrin bakanları Taliban’ı hedef almış ve onları ABD ile beraber terörist ilan etmişti. 17 Eylül’de Bush, ‘’Terörizme karşı bu Haçlı Seferi, bu savaş zaman alacaktır. Amerikalılar sabırlı olmalıdır’’ derken, 10 Ekim’de Amerika’nın başlattığı Haçlı seferlerine iştirak edilirken Türkiye’de neden kimsenin gıkı dahi çıkmamıştı?

 Taliban sözcülerinden Zahibullah Mücahid, ‘’Türk halkı bizim dostumuzdur. Türkiye’nin Afganistan’a desteğinin sürmesini istiyoruz. Havalimanı’nın güvenliği konusunda kendilerine teminat veriyoruz.’’ derken, onları belki Bilge Kağan’ın 1300 sene öncesinden Türkleri ikaz ettiği Çin’e karşı teyakkuza yöneltmek ve Türk İslam âlemin etrafında dönen büyük oyunu bozabilmek Kızılelma mefkûresinin bir parçası değil miydi?

 

Yazan: Cüneyt Akçatepe

Devamını Oku

 Batı düşerken…

 Batı düşerken…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

 “Yeni Dünya”, “özgürlük” sloganları ve “barış” katliamlarıyla akılları uyutuyor ve mazlumları susturuyor.

 Ne olursa olsun; sloganlar cahillerin, katliamlarsa canilerin ideolojisi olarak kalıyor.

 Sanatı ve sinemayı sanayileştirerek kanlı ihtilallerini perdenin ardında gizlemek için kullanan; olmayan bir medeniyeti sinemanın ışıltılı ve renkli animasyonlarına teslim ederek sahte destanlar kurgulayan ‘’beyaz’’ vampirler, bulutları ağlatan kahredici bombalarla Orta Doğu’yu kızıla boyuyor; Fırat ve Dicle bir zamanların Volga’sı gibi kızıla çalıyor. Tek hayali ve gayesi birazcık tebessüm olan sekiz yaşındaki karanlık suların boğduğu sefil bir kız, pek nasılsa, terörist ilan edilip Dicle’nin kızıl uykusuna sürüklenebiliyor.

 

 Bu can alıcı müphemiyet sarsıntısında, nasıl oluyorsa, isyan tetikçileri ‘’filozof’’, ölüm saçan vandallar ‘’lider’’ olabiliyor… Afganistan’da kan gövdeyi götürürken yıllarca işgalci devletlerle mücadele edenler bir anda mürteci, parayla insan öldürme hakkına sahip olanlar medeni olabiliyor.

 Elinde sopası, bedbaht yüreği, duygusuz ve ufuksuz bedeni ve küstah bencilliğiyle kurulduğu kısacık tarihten buyana yüz otuzdan fazla devlete savaş açan ve medeniyetleri silahla gasp eden “Atlantik’in Bozuk Düzeni”, aba altından sopa göstermeye devam ediyor ve umut tüccarlığından usanmıyor.

 

 Meksika Körfezi’nde devasa ummanı metelik ve kaymak kavgası uğruna yakan ve üstüne hâkim ciddiyetiyle -ateşle delinen denize- su püskürtenlerin elinde kimsesizler çarşısının sahipsiz vitrinlerine terk edilen insanlık, cellatların pervasız dudaklarında çiğnenmeye devam ediyor. Ve mütemadiyen kızıla dönen ufuk, bilinen faili devamlı arıyor, ama bir türlü bulamıyor. Failse cürümlerini işleyecek meşruiyet zeminini pek nasılsa tesis edebiliyor.

Esaret pençesinde, ufalıyor yeryüzü;

Ufuk kızıla döndü, faili arıyorum!

 Cadı kazanında yalnız denizler değil, karanlıklar yurdu Orta Doğu, kimliği gasp edilen Asya, “asıl yamyamlar”ın renkleriyle damgaladığı Afrika ve acılara omuz silken, değdiği yeri çürüten ve devamlı çürüyen Batı’nın dokuduğu ıstırap gömleğinde kaybolan insanlık kaynıyor.

 Afganistan’da bir vakittir yaşanan beynelmilel hadiseler de gösteriyor ki, Batı’nın içki şişelerini koltuklara yerleştirdiği uçakların kanadında anca yer bulan ve sonrasında süratle alevlenen ve rüzgârı peşinden sürükleyen tayyarenin kanatlarından aşağı yokluğa doğru el açan talihsizlerin görüntüleri, ‘’Batı’nın düşüşü’’nü de gözler önüne seriyor.

 Batı çizdiği bu Rönesans tablosunu uzaktan seyretmemize şaşmıyor, katı ve vazgeçilmez malumat hazinemizle kocamışlar gibi ahkâm kesmemize bayılıyor ve kardeşlerimizi hor görmemize karşı yerli ‘’Henry’’leriyle beraber düşerken bile bin senedir hayalini kurduğu rüyayı yaşayabiliyor.

 Zehrin merkezinden medet dilenen belki yaralı, yılgın ve yorgun gönlümüz; belki Batı’nın ‘’Müslümanlıkla yoğrulan’’ topraklara ayrık otu gibi ektiği ırk kavgası; belki de hamasi destanların berraklığından ürken narkozlu ruhumuz sırtımızın doğrulmasına izin vermiyor. Kararan gönlümüze değil nasihat, tekerrürlerle dolmuş insanlığın en acı romanı olan tarih bile fayda etmiyor.

 

Yazan: Cüneyt Akçatepe

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.